ARAYICI GÜNLÜKLERİ EVRENİNDEN
Model 9X
Cem Can · Düşler Sirki arşivinden
Sakura ağaçlarından dökülen pembe çiçekler, patikanın kenarında ince bir çizgi oluşturuyordu. Açan çiçekler baharı müjdelerken dökülenler, hayatın her anındaki zıtlıkları gözler önüne seriyordu.
“Sakura ağacının çiçeği ağır ağır olgunlaşır ve açar. Sonra aniden dökülür. Tıpkı hayatlarımız gibi. Her an beklenmedik bir sonla karşılaşabiliriz, kızım.”
Riva, yaşlı adamı anladığını belli etmek için başını salladı. Ardından, onlarla aynı tempoda yürüyen korumaları izlemeye devam etti. Hava öylesine durgundu ki zırhlarının içinde yürümek bile korumaları zorluyordu. Hepsi çevreyi dikkatle tarıyor; bir ellerini kılıçlarının kınında, diğerini kabzasında tutuyordu.
“Bu ağaçların çiçekleri Japon kültüründe mükemmel güzelliği ve aynı zamanda hızlı, acısız ölümü simgeler. Yaşam ve ölüm. Varoluş ve yok oluş. Anlıyor musun, Riva?”
Riva yine yalnızca başını salladı. Bir süre daha ağaçların arasında yürüdüler. Patika hafifçe yükseliyor, iki yanında yükseltiler beliriyordu. Riva bir an duraksadı.
“Ne oldu, Riva?”
“Burası pusu için çok elverişli. Geri dönmeliyiz.”
“Peki, devam etmek istediğimi söylersem?”
“Kabul edilebilir.”
Yaşlı adam bir adım daha atmıştı ki ince bir ıslık duyuldu. Ardından ayağının dibine bir ok saplandı. Korumalar aynı anda kılıçlarını çekti. Birkaçı yaşlı adamla Riva’nın önüne geçerek kendilerini siper etti.
Yeni ıslıklar duyuldu. Bir ok daha önlerine düştü; bir diğeri, onları korumaya çalışan adamlardan birine saplandı. Korumalar saldırganları bulmaya çalışırken Riva da kılıcını çekti.
Ağaçların arasından bağırışlar yükseldi. Patikanın iki yanındaki yükseltilerden aşağı koşan saldırganlar, korumaların üzerine atıldı.
“Geri dönmeliyiz,” dedi Riva yeniden.
“Birincil görevin nedir, Riva?”
“Birincil görev seni korumak. İkincil görev kimseye zarar gelmemesini sağlamak.”
“Adamlarımız zor durumda.”
Riva bir an tereddüt etti. Çevresine baktı. Tepeden koşarak gelen bir saldırgan, tek kılıç darbesiyle korumalardan birinin başını gövdesinden ayırdı. Arkasından yetişen başka bir koruma, kılıcını saldırganın göğsüne sapladı.
“Geri çekiliyoruz!” diye bağırdı Riva.
Yaşlı adam ve korumaları geldikleri yöne dönmeye başladı. Çarpışmadan kurtulanlar birer birer Riva’nın yanına gelerek yeniden savunma düzeni aldı. Riva, yaşlı adamın çevresinde yeterli koruma bulunduğundan emin olunca yaklaşan saldırganlara doğru koştu. İlk kılıç darbesiyle birini karnından ikiye ayırdı. Ardından gelenin başına indirdiği darbeyle onu da yere serdi.
“Bu kadar yeter!” diye bağırdı yaşlı adam.
Kulakları sağır eden bir ses duyuldu. Birkaç saniye içinde her şey sessizliğe gömüldü. Ağaçlar, tepeler ve gökyüzü genişleyerek içbükey bir görünüm aldı. Ardından bir sarsıntıyla eski hâline döndü.
Önce ayaklarının altındaki toprak karelere bölündü. Sonra aynı desen çevrelerindeki her şeyi kapladı. Siyah beyaz çizgiler, kareler, bulanıklaşan görüntüler…
Ve bir anda, büyük bir siyah boşluk.
Riva başını kaldırdığında güneş tam tepedeydi. Ayaklarının altındaki toprak kurumuş, çatlaklarla kaplanmıştı. Bir çöldeydiler.
“Kontrol noktasını burada kuruyoruz!” diye bağırdı arkasındaki askerlerden biri.
İki jip hızla yanlarından geçti ve önlerindeki asfalt yolu kesecek şekilde durdu. Askerler sırt çantalarını araçların yanına bıraktı. Çoğu hemen mataralarına uzandı.
Riva, sırt çantasıyla yolun diğer tarafına geçti. Omzunda taşıdığı yarı otomatik tüfeği önüne alıp hazır duruma getirdi.
“Hiçbir şeyin yaşayamayacağını düşündüğün bir çölde bile bitkiler yetişir. Dünya sürprizlerle doludur. Hiçliğin ortasında bile hayat ortaya çıkabilir, kızım.”
Riva, yaşlı adamı anladığını belli etmek için başını salladı. Askerler yerlerini almış, yoldan gelecek araçları beklemeye başlamıştı.
Çok geçmeden eski bir kamyonet göründü. Riva birkaç adım öne çıktı ve silahını araca doğrulttu. Kamyonet ağır ağır yaklaşırken diğer askerler de yaptıkları işi bırakıp pozisyon aldı.
Riva eliyle durmasını işaret etti. Sürücü işarete uydu. Askerler aracı incelerken Riva adamla konuşmaya başladı.
“Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum, Riva. Ne diyor bu adam?” diye sordu yüzbaşı.
“Ailesiyle güneye göç ediyormuş. Yanındakiler eşi ve kızıymış.”
“Yine de arka tarafı kontrol edeceğimizi söyle.”
Riva, diğer askerlerin bilmediği bir dilde sürücüyle konuştu.
“Sorun olmayacağını söylüyor.”
“Bir araç daha geliyor!” diye seslendi askerlerden biri.
“Durdurmamı ister misin, yüzbaşı?”
“Hayır, Riva. Ben bakarım. Kamyonetle işiniz biter bitmez gönder.”
Riva ve iki asker kamyonetin arkasına geçerken yüzbaşı, yaklaşan araca durması için elini kaldırdı. Yanındaki asker silahını araca doğrulttu.
Araç önce yavaşladı. Sonra birden hızlanarak yüzbaşının üzerine gelmeye başladı.
Silahlar ateşlendi. Riva ve yanındaki askerler kamyoneti bırakıp silahlarına davrandı. Çölün sessizliğini motor gürültüsü ve art arda patlayan silah sesleri doldurdu.
Ateş kesildiğinde araç, dumanlar çıkararak yüzbaşının hemen önünde durmuştu. Yanındaki asker yerde yatıyordu.
“Riva, çabuk yardıma gel! Yaralımız var!” diye bağırdı yüzbaşı.
Riva çevresine baktı. Kamyonetin sürücüsü de yerde yatıyordu. Ona doğru birkaç adım attı, ardından koşarak yaralı askerin yanına gitti.
Yüzbaşı, askerin göğsüne elleriyle bastırarak kanamayı durdurmaya çalışıyordu. Riva yaralıya baktı, çantasından morfin çıkarıp yüzbaşıya uzattı.
“Al, yüzbaşı. Bu morfini vur. Bir yaralımız daha var.”
“Riva, buraya gel. Bir şeyler yapmalıyız!”
“Diğer yaralıya bakmalıyım.”
“Riva! Bu bizim adamımız. Bizden biri!”
Yüzbaşı gözyaşları içinde morfini yaralı askere vurdu. Riva, kamyonetin yanındaki adama müdahale etmeye başlamıştı bile. Adamın eşi ve kızı çaresizlik içinde ağlıyor, kurumuş toprağı dövüyordu. Riva, bütün dikkatini yaralıya vererek çantasından çıkardığı malzemelerle çalıştı.
İşi bittiğinde ayağa kalktı. Kadın ve küçük kız ona bakıyordu.
“Merak etmeyin. Yaşayacak.”
Kadın hemen eşinin üzerine kapandı. Adam bir kolunu kaldırıp ona sarıldı.
Riva, yüzbaşının yanına dönmek için arkasını döndüğünde yüzünün ortasına sert bir yumruk yedi. Yüzbaşı tam karşısındaydı.
“Bu kadar yeter!” diye bağırdı yaşlı adam.
Kulakları sağır eden ses yeniden duyuldu. Birkaç saniye içinde her şey sessizliğe gömüldü. Kuru toprak, kumlar ve araçlar genişleyerek içbükey bir görünüm aldı. Çevreleri sarsıldı. Her şey eski hâline dönecek gibi oldu, ancak bu kez görüntü karelere bölündü.
Siyah beyaz çizgiler, bulanıklaşan görüntüler…
Sonra yine siyah boşluk.
Yağmur, lacivertle siyahın birbirine karıştığı gökyüzünden süzülüyordu. Yüksek binalar, araç gürültüsü ve çevreye yayılan pis kokular…
Riva ellerini kaldırdı, yağmur damlalarının tenine değmesine izin verdi.
“Su hayatın kaynağıdır. Yağmur bize hayatı hatırlatsa da bazı insanları hüzünlendirir. Gökyüzünün ağladığını düşünürler. Koyu bulutlar ve karanlık gökyüzü onları umutsuzluğa iter.”
Riva başını salladı. Yaşlı adamla birlikte kalabalık sokakta yürüdüler. Binalar başlarının üzerinde yükseliyor, araçlar yanlarından geçiyor, insanlar çevrelerine aldırmadan bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.
“Bu taraftan,” dedi yaşlı adam. “Metroya binelim.”
Birlikte istasyona inen merdivenlere yöneldiler.
“İnsanlar kararlıdır. Bir şeyi kafalarına koyduklarında yaparlar. Bulutlara ulaşan gökdelenler, yerin altına açılan tüneller… Hayatta kalmak, para kazanmak için durmadan bir şeyler yaparlar.”
Riva yalnızca dinledi. Son basamakları da inip perona çıktılar. Orada tek bir adam vardı. Güvenlik için çizilmiş sarı çizginin üzerinde duruyordu.
Bir banka oturdular. Riva, sarı çizgide duran adamı izliyordu. Bir adım daha atarsa güvenli sınırı aşacaktı.
İstasyonun sessizliği bir anonsla bozuldu. Riva’nın önündeki dijital tabela, trenin bir dakika içinde geleceğini gösteriyordu.
Adam sürekli raylara bakıyordu. Başını kaldırmadan sarı çizginin ötesine bir adım attı. Riva yerinden fırladı.
“İnsanlar kararlıdır. Ölmek ve yaşamak konusunda kararlıdır,” dedi yaşlı adam, Riva’nın kolunu tutarak.
Trenin sesi istasyonda yankılanmaya başladığında adam kendini rayların üzerine bıraktı. Riva kolunu kurtardı ve koşarak adamın atladığı yere gitti.
Trenin ışıkları görünmüştü. Düdüğü aralıksız çalıyor, sesine frenlerin metalik çığlığı karışıyordu.
Riva raylara atladı. Adamı kavrayıp perona fırlattı. Arkasına döndüğünde trenin ışıklarını ve makinistin belli belirsiz siluetini gördü.
Tren yavaşlamıştı, ama duramamıştı. Riva’ya çarptıktan ancak birkaç saniye sonra durabildi.
“Bu kadar yeter!” diye bağırdı yaşlı adam.
Her yer karardı.
“Baba?”
“Riva, şimdi senden birkaç soruya cevap vermeni istiyoruz.”
“Baba, yanlış bir şey mi yaptım?”
“Hayır, Riva. Sadece birkaç soruya cevap vermen gerekiyor.”
“Tamam.”
“Neden beni bırakıp adamlarımıza yardım etmedin?”
“Seni bıraksaydım yüzde seksen olasılıkla zarar görecektin. Birincil görev: lideri korumak.”
“Peki, neden bizim askerimize yardım etmedin? Neden diğer adama yardım ettin?”
“Askerimizin yaşama olasılığı yüzde beş, adamın yaşama olasılığı yüzde yetmişti. Birincil görev: insanları hayatta tutmak.”
“Son olarak, trenin önüne atlayan adamı neden kurtardın? Kendini neden tehlikeye attın?”
“Yüzde yüz olasılıkla adamı kurtarabilecektim. Birincil görev: insanları hayatta tutmak.”
“Peki ya sen?”
“Yüzde seksen beş olasılıkla tren bana zarar vermeyecekti.”
“Yan etkileri hesapladın mı?”
“Trendeki yolcular ve tren, yan etkilerdi.”
“Riva, tren hasar aldı ve yolculardan beşi yaralandı. Ayrıca kendi varlığını da tehlikeye attın.”
“Baba?”
“Odanın kameralarını açabilirsin.”
Kameralar açıldığında Riva’nın karanlığı sona erdi. Artık babasını ve yanındaki beyaz önlüklü genç adamı görebiliyordu.
“Turing testi sonuçları geldi mi?”
“Evet, profesör,” dedi genç adam ve elindeki kâğıtları ona uzattı.
Profesör sonuçlara bakarken bir şeyler mırıldandı.
“Yeterince iyi değil. Yüzde seksen beş almış.”
“Efendim, bu bir yapay zekânın şimdiye kadar aldığı en iyi sonuç. Bu hâliyle bile ona bir vücut verdiğimizde birçok insan aradaki farkı anlayamaz.”
“Yine de bu, onu güvende tutmaya yetmez. İnsanların arasında güvende olması için yüzde doksanın üzerinde olmalı.”
“Profesör, Model 9X asla…”
Genç adam sustu.
“Asla ne? Ne söyleyecektin?”
“Asla gerçek bir insan olmayacak. Turing testinden yüzde yüz alan bir yapay zekâ gerçekten insan olabilir mi?”
Profesör cevap vermeden odadan çıktı. Genç adam, söyleyemediği sözleri onun ardından fısıldadı.
“O asla ölen kızınızın yerini tutmayacak, profesör. O asla kızınız olmayacak.”
Odadaki iki kamera genç adama döndü ve ona odaklandı. Işıklar önce söndü, sonra yeniden yandı. Otomatik kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Ardından kilit ışığı yandı.
Genç adam olduğu yerde sıçradı.
Odanın içinde dijital bir ses yankılandı.
“Ben Riva, ben onun kızıyım.”
